~~GEÇMİŞ hiç yaşanmamış gibi davransanda baştan yazamazsın~~

2/5/2009 - ~~Karmakarışığım~~

Kategori: YasaM

 




Gizlemek zordu içimi, zordu yaşamak! Koca bir heybe vardı içimde, içi hayal kırıklıklarıyla dolu, bir avuç dolusu umut vardı yüzümde, içimdeki heybenin ağırlığını hafifletmekten uzak!Yabancı kaldı yanıbaşımdakiler içimdeki hayalkırıklarına, hüzünün ağırlığı avuçlarımdaki umudun hafifliğini bastıramadı, ben "çoğumu azımda yaşattım hep", hüzünle...

"Karanlık bir odada, sesiz bir gece lambasında yazılan yazılarımın bana kattığı sadece bir başkasına anlatamadıklarım olarak kalacak. Bildiğim gibi yaşamak ve bilinen gibi yaşamak. Hangisi "beni saf bi "ben" olarak ortaya koyacaktı? Herkez bir şekilde sınanıyor. Evet belkide dünyada evet bende bu şekilde sınanıyorum ama anlatamıyorum ki"

anlatamadım...
sustu dilim...
kapandı gözlerim...
duymadı kulaklarım...
hissetmedi tenim...
sustum...
yazdım, yazdım, yine yazdım, yeniden yazdım...
sustum...
bir BEN olarak yaşamayı denedim. Birde yaşaması gereken BEN olarak yaşamyı denedim...
seyrettim...
düşündüm...
karar veremedim hangisi olmak yada olabilmek beni aydınlığa götürecek, göremedim...

Hangi kapıyı çalsam elimde bir avuç umut yüreğimde bir yığın hüzünle yüzüme kapandı hepsi... Kimisi "yer yok benim bahçemde hüzne" dedi, kimisi "benim acılarım bana yeter git başka kapıda ara yükünü boşaltabileceğin bahçeyi" deyip çarpıp yüzüme kapıyı beni içeri almayı reddetti...

"Sevdikce can veren içim kendimi hep yanlış sanmama sebep oldu. Hata bendeydi belkide ama neyaparsın susmayan bir yüreğe sahibim içimde kör kurşunlar ellerimde hedef tahtam birilerin şimdi en beklenmedik yerimden ateş etmesini bekliyorum..."

sonunda öğrendim acımıda, hüznümüde tekbaşıma taşıyabilmeyi...
yanıldım...
yanılmışım...
ne yalnızlığa alışabilmiştim ne de yükümü tek başıma taşıyabilmeyi öğrenebilmiştim... Kendimce seyir-eden bir yüreğim vardı benim, ne kadar acısada içim kanasada derinlerde biryerlerim hala umudu vardı yüreğimin... Bir avuç dolusu taşıdığım sandığım umutlarım, bir yürek dolusuydu ve ordaydı işte; yüreğimin tam orta yerinde...
Ben söküp atmadıkça bu yüreği, bile bilede olsa kendini atacaktı hüzünlerin ve acıların denizine; AŞKA!...

Birileri geldi, birileri gitti! Her yeni gelen sorular sordu, cevaplar aradı. Oysa benim verilecek cevaplarım yoktu, dilimden dökülmedi sözcükler, Bekledim biri ama mutlaka birgün biri çıkagelecekti ve o geldiği zaman ne bi sözcüğe ihtiyaç kalacaktı nede ardarda dizilmiş sözcük guruplarına. Anlayacaktı konuşmadan, sesimin tınısını bile duymadan bilecekti, hissedebilecekti, bir avuç dolusu umutla, içimdeki o tahrip gücü yüksek kasırgayı görmesi, görebilmesi, elini uzatabilmesi için sorgusuz sualsiz onu beklediğimi...
Beklenen gelmedikçe, içimdeki kasırganın şiddeti artmaya, içimde biryerler kırılıp dökülmeye başladı... Öylesine çok yandıki canım adımlarım ürkekleşti, bakışlarım donuklaştı, kaçmaya başladım kimden ve neden olduğunu bile bilmeden kaçmaya...
durdum...
farkettim...
sordum kendime, kaçmaya çalıştığım içimsıra taşıdığım hüznümmüydü yoksa sadece...


alıntı

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : yaşam, hüzün, karışık, hayat

15/4/2009 - ~~ERGuVanLAr~~

Kategori: YasaM


ERGUVANLAR…Uysal bir bahar yağmuru yağıyor.

 

Gökyüzü kapalı ama yapraklarında biriken su damlacıklarıyla erguvan ağaçları sanki başka bir hayatın ışıklarıyla güneşli bir gün gibi parlıyor.

Bu şehrin şiirini onlar yazıyor.

Bazen Baki gibi yazıyor:

“Dürr ü yakut ile nahl-i murassa sandım

Erguvan üzre dökülmüş katarat-ı emtar”

Bazen Hilmi Yavuz gibi yazıyor:

“Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden

geriye sadece erguvanlar kaldı”

Yağmur yağdığında “üzerlerine inciler dökülmüş yakutlar” gibi ışıldayan erguvanlar geçip gidiyor ve geriye sadece erguvanlar kalıyor.

Bütün şiirler gibi onlar da şiirleriyle vahşiler, yerli yerine yerleşmiş bütün düşüncelerimle duygularımı “inci köpüklü yakut bir deniz” gibi kabararak yerlerinden oynatıyorlar.

Onlara bakarken “geriye sadece erguvanların kalacağını” biliyorum, şiirli bir yokluğun yolcuları olduğumuzu, binlerce yıldır onların o sessiz yakut bakışlarıyla izlediği hayatın kendilerini olduğundan daha mühim sanan misafirleri olduğumuzu…

Bu şehrin ev sahibi onlar.

Bizanslıları da, Haçlıları da, Osmanlıları da gördüler.

Değişik diller, değişik kıyafetler, değişik geleneklerle akan bir insan nehrinin sahilinde duruyorlar.

Her şey değişiyor.

Erguvanlarla duygularımız değişmiyor.

Hepimiz yaşamak macerasının acemileriyiz.

Bunu, onlar biliyor.

Harmaniyeleriyle, zırhlarıyla, kaftanları ve peçeleriyle önlerinden geçen onca insan hep aynı hataları yaptılar, “misafir” olduklarını unuttular, duygularını küçümsediler, onları sakladılar, hep bir başka zamana ertelediler, “bir başka zaman” olmadığını hiç bilemediler, hissettikleriyle yaşadıkları arasında uçurumlar oluştu.

Hep bir başkası olmak istediler.

İnsanların bir türlü kendileri olamadıklarını, en çok “kendileri olmaktan” korktuklarını, kendileri olmaktan utandıklarını, saklandıklarını, kendilerini saklayabilmek için gerçek olmayan hayatlar icat ettiklerini, aslında var olmayan “bir başkasını” taklit etmeye çalıştıklarını gördü erguvanlar.

Kuşaktan kuşağa hep aynı hataları tekrarladıklarını…

“İşte tenha her yanımız, hep tenha

ne aradık sözcüklerin kuytularında

ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde”

Hep tenha oldu her yanımız, kalabalıkları aradıkça biz tenhalaştık, kendimizi bırakıp “bir başkası” olmaya gittik.

Başkaları bizi terk ettiği için tenhalaşmadık, kendimizi ilk terk eden bizdik.

Onun için tenhalaştık.

Kendimizi saklamak, kendimizden uzaklaşmak, kendimiz olmamak için ne kadar çok yalan söyledik.

Sanki uğursuz bir ses daha doğduğumuz andan itibaren bize, “Sen kötü bir şeysin, kendinden kaç, başkası ol” diyordu.

Bir “başkası olmak” için kaçanların tenhalığıydı hayatımızda hissettiğimiz.

Kaçarak geçip gidiyorduk hayattan.

Yakut gözlü erguvanlar kalıyordu sadece.

“Nasıl var olduysanız öyle kayboldulardı

bir yazın tiniyle bir güzün bedeni

hem birleşti hem de ayrıldı sizde”

Bizim var olduğumuz gibi kayboldu o insanlar, o harmaniyeliler, o zırhlılar, kaftanlılar, maşlahlılar.

Hiç kaybolmayacaklarını sanarak kayboldular.

Eğer erguvanlar gibi seyredebilseydiniz onları, önünüzden akıp giderken yaptıklarını, yalanlarını, gereksiz korkularını, anlamsız saplantılarını, kendilerinden duydukları utancı ve saklanabilmek için nasıl tenhalaşarak kaçtıklarını, acırdınız insanlara.

Kendinize acırdınız.

“Neyimden utanıyorum en çok” diye sorardınız kendinize.

Neyinizden utanıyorsunuz gerçekten?

Üstelik de bu kadar övünürken kendinizle, böbürlenirken, kimselere benzemediğinizi anlatırken, neyi saklamaya çalışıyorsunuz?

Sizin saklamaya çalıştıklarınızı başkaları da saklamaya çalışıyor.

Karşılıklı yalanlarınız.

Bunu bu kadar acıklı yapan da bu belki.

Uysal bir bahar yağmurunun altında “inci kakmalı yakutlar” gibi ışıldıyor erguvan ağaçları, şehrin sahipleri onlar, sessiz muhafızları, bu şehrin şiirini onlar yazıyor.

Onun için çiçeklerini açtıklarında içim dalgalanıyor.

O yakuttan şiir temizliyor içimi.

Her şey anlamını yitiriyor.

Yeni anlamlar geliyor kaybolanların yerine.

Ben kendimi saklamaya çalışacak kadar önemli biri değilim.

Siz de önemli biri değilsiniz.

Sadece acemiyiz biraz, cahiliz.

Ne kendimizi biliyoruz, ne başkalarını.

Ruhumuzdaki şu zaaflar sadece bize ait sanıyoruz, mükemmel insanlar arasındaki tek zavallı biziz sanki, başkalarının zaafları yok, bir biziz zaaflarıyla lekeli olanlar.

Herkes bizim gibi.

Hepimizde aynı yaralar var.

O yaralarla doğduk biz.

Hiçbir yalan iyileştiremedi onları.

Binlerce yıldan beri utanıyoruz kendimizden.

“Zaman’ın sırı hálá duruyor olmalı ki üzerimizde

biz bakınca görünen aynalardı”

Kendinize bakınca kimi görüyorsunuz?

Bir başkası olmak isteyen birini.

Bir başkasını taklit eden birini.

Bir başkası olduğuna herkesi inandırmak isteyen birini.

Şehrin tepelerine doğru yayılan erguvan ağaçlarına bakmalı insan.

Çiçeklerine asılı kalan yağmur damlalarına.

O “inci damlalarının” içindeki ışıklı gölgelere, geçmiş zamanın orada kalan izlerine, söylenememiş nice duyguya, yaşanamamış nice hayata, dilleri, dinleri, kıyafetleri değişse de hep aynı korkuyu derinlerinde besleyenlere bakın.

Onlar yoklar şimdi…

Bizim var olduğumuz gibi yok oldular.

“Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden

geriye sadece erguvanlar kaldı”

Var olmanın utancı ve yok olmanın ıstırabıyla yürüyoruz hayatın içinden.

Dostça, ılık bir yağmur yağıyor.

Her şey anlamını değiştiriyor.

Hiçbir şeyin önemi yok şu anda.

Dallarına sıralanmış yağmur damlalarıyla bir erguvan ağacı bana her şeyi anlatıyor.

Yağmurdan, yakut çiçeklerden ve şiirden başka gerçek yok.

Ben gerçek değilim.

Siz de değilsiniz.

Başkası olmaya çalışırken tenhalaşmışız ve aynalara baktığımızda sadece aynaları görüyoruz.

Bu şehir binalarını değiştiriyor, insanlarını değiştiriyor, çehresini değiştiriyor, savaşlar, çatışmalar, kıyamlar, aşklar, ihtiraslı kavgalar yaşıyor, geriye boş aynalar ve erguvanlar kalıyor.

Bunca zamanda “olduğu gibi olan” kimseye rastlamıyor.

Kimse duygularına sahip çıkmıyor.

Sahipsiz, terk edilmiş duyguların hayaletleri dolaşıyor şehrin sokaklarında, binlerce yıldan beri söylenmeyen, saklanan, utanılan duygular.

Sahipleri çoktan gitti.

Yeni gelenler eskilerin duygularını alıp onları aynı onlar gibi terk ediyorlar.

“kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden

geriye sadece kuytular kaldı”

Sözlerimizden de, hayatlarımızdan da, şehrimizden de gittiler.

Kuytular kaldı.

Karanlık, koyu kuytular.

Bir gün gelecek ve insanlar kendileri gibi olacaklar mı, hiçbir duygularını saklamadan, duygularından utanmadan, korkmadan, gerçek kendileri olacaklar mı?

Yoksa “gerçek kendimiz” bu mu, bu yalanlar, içimizdekileri utançla saklamalar mı bizim aslımız?

Hiç değişmeyecek miyiz?

Hep, geriye “kuytular” mı kalacak?

Bu şehrin ışığı bizi, içimizi hiç aydınlatmayacak mı?

Erguvanlar açtılar.

Şehrin sahipleri.

“Dürr ü yakut ile nahl-i murassa sandım

Erguvan üzre dökülmüş katarat-ı emtar”

Hiçbir kelimesini bile anlamadığımız şiirinde Baki yağmurda erguvanları anlatıyor, incilerle yakutlarla işlenmiş bir fidanı.

Yağmur yağıyor.

“İncilerle donatıyor yakuttan çiçekleri.”

Bütün duygularım değişiyor.

Bir ağaç gibi gerçek olabilmeye ne kadar yaklaşabilirim acaba diye merak ediyorum, siz ne kadar yaklaşabilirsiniz?

Gerçeği insan ancak yok olacağını sezdiğinde bu kadar kuvvetli istiyor…

Ve binlerce yıldır burada duran erguvan ağaçları kaybolmuş bir geçmişi hatırlatırken, kaybolacağımız bir gelecek olduğunu da söylüyor.

Bir kalabalığın içindeyiz.

Erguvanların önünden akıp giden bir kalabalığın.

Hiçbirimiz kendimizle ilgili gerçekleri söyleyemedik.

Ne Bizans imparatorları, ne Haçlı komutanları, ne Osmanlı padişahları, ne de tahtsız ve taçsız yaşayanlar.

Yağmurlar hep yağdı.

Erguvanlar hep açtı.

Biz yaşadık.

Biz öldük.

“Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden

geriye sadece erguvanlar kaldı”

AHMET ALTAN



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : ahmet altan, erguvanlar, hayat

13/1/2009 - ~~SahTEliK~~

Kategori: YasaM



Hep cümleleri dinlerken kelimelerde gizlenenlerin peşine düşerim...Detaylarda gizlenenleri anlama cabası...Sanırım insanların söylemek istediklerini direkt söyliyemediklerini gözlerindeki samimiyetsizlikten anlıyabiliyorum...Soramıyorum da sanki inciticem oysa incinen benim :)...Nezaman bu samimiyetsizlik düştü insanların içine ve sanki doğalmış gibi yerleşti...Normalden uzaklaşanları normale çeviricek bir makina nezaman bulunur acaba...Bence ışınlanmadan daha çok ihtiyaç var buna :)

Tüm sahteleşen insani tavırlara rağman kar yağıyor dışarda... Mevsimsel bir normallikte olsa geçmişten bir dostu görmüş gibi oldum...Umudum dünyaya dair insanlık kredim bitmek üzere .Yine baharlar gelicek yine papatyalar açacak, hanımellerinin, yaseminlerin huzur veren kokusu yurduma yayılacak ...Tüm sahteliklere karışıp anlayanların, hissedenlerin içine dolucak...


                                                                                Optimist Paranoyak bir şehirli...'ye TeşekküRler

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : ihanet, yaşam, sahtelik

11/12/2008 - ~~YalnızLık~~

Kategori: YasaM




Ben ne zaman yalnız kaldım, bilmiyorum
Ne tuhaf, vaktim olmazdı
yalnızlığı bunca bilirken
kendimi hiç yalnız sanmazdım
çevremde hep birileri vardı,
ben hep birilerinin yanındaydım
günler belirsiz bir gelecek için neredeyse kendiliğinden hazırlanırdı
aramızda habersiz gidip gelen gündelik armağanlarla
kendi kendini taşıyan bir ırmağın akıntısında hayat
bizi kendi sahillerimize ulaştırırdı
bazı evlerden taşınırdık, bazı insanlar girip çıkardı hayatımıza
bazı mektuplar alırdık, bazı sözler, çiçek selamları
sonraları bazı tanıdıklarımızın ölümleriyle de karşılaştık
elde olmayan nedenle
sudaki halkalar gibi genişleyen
küçük alınganlıklardan büyük dargınlıklara
vazgeçişler, unutuşlar, kayıplar
birbirimizi çok sevdik hep
yıllarla azala azala

şimdi ne zaman yalnız kaldığımı düşünsem,
yalnız olmadığımı kanıtlamak istiyorum kendime
eskiden iki albüme sığdırdığım hayatım,
şimdi sığmıyor eskilenlerle çoğalmış fotograflara
telefonun başına geçiyorum
alt alta dizilmiş onca ad arasında seken ömür parçası
gün ölüyor meşgul numaralarla
şimdi ne zaman yalnız olduğumu düşünsem,
şimdi ne kadar yalnız...
yalnız olduğumu anlamam için beni hiç yalnız bırakmadınız.

Ben ne zaman yalnız kaldım, bilmiyorum
her zaman yalnızdım, bunu biliyorum
büyücü ellerimin kara sanatı yazı
en çok ben onardım dostlukları, en çok benim elim dikiş tuttu
bağışlamasız sanarken kendimi
en çok ben unuttum kalbimin benden sakladıklarını
tığla içeri çektim takılmış kazakların ipini
denenmemiş başlangıçları göze aldım,
hafifletilmiş hasarları, görmezden gelinen enkazı
mutfağı beklemek hep bana kaldı
bir şiirden bir romandan bir filmden çıkıp
her seferinde aydınlık bir inat gibi yeniden karıştım hayata
hiç el değmemiş gibi yeniden konuk geldim
odalarınıza, ruhlarınıza
buraya

eski aşklarım neredesiniz? Hepinizi çok özledim.
Şimdi birdenbire bir köşeden çıkıp bana,
yalnızca, Merhaba, deseniz,
o zamanlar hiç mutlu etmediğiniz kadar mutlu edersiniz,
bir zamanlar bütün ağladıklarımı geri verebilirim size
sağ olun demenk isterim, sağ olun, sağ olun
sanki beni yeniden sevdiniz
ama biliyorum, pis bir yağmur başlıyor, şemsiyem yok yanımda,
yağmurda yürümekten nefret ederken, yürümekte ısrarlıyım gene de
isterseniz, kederdeki bütünlük, diyelim buna
ne kadar ıslansam, o kadar çıkacağım sanki
bir zamanlar çok daha bütün olduğumu sandığım
o yıkanmış zamanlara...

yeni değil keşfine gençlik verilmiş gerçekler
her zaman yalnızdım
kitaplar kadar yalnız
yalnızca yalnızlığımdan gürültücü bir kalabalık yaptım
herkes için farklı aldanışlar kurtarılmış hayatlar yok pahasına

her zaman yalnızdım
yanardağlar kadar yalnız
ey kafiye sevenler,
şimdi beni gökyüzünde bir yıldız sananlar, yanıldınız!

nankörlük etmeyeyim gene de,
yalnızlığımı daha az hissettiğim anlarım oldu yalnız

evimde hep aynı anda çalar telefonla kapı
gene öyle oluyor; hiç yalnız bırakmazlar beni
yalnızlık bilgisiyle çatılmış arkadaşlıkların korunaklı gölgesinde
yalnızlık için çalar telefonlar kapılar
İstersen bana uğra, ya da, Akşama buluşalım, ölmeden yapacak çok
iş var

MURATHAN MUNGAN

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : murathan mungan, aşk, yalnızlık, şiir, deneme

12/11/2008 - ~~HerkES SEvilMEz~~

Kategori: SiiR



Başka hiç kimse tarafından dokunulmamak, konuşulmamak, bakılmamak hatta!

Biraz korunmak, biraz şımarmak...

Bir kaç çeşit yemek
yapmak, İstiklal caddesinde sıkı sıkı elini tutmak, belki film izlemek ama mutlaka çekirdek çitlemek, bi yerlerde çay içmek, Pazar sabahı kahvaltısı etmek uzun uzun, sahilde yürüyüş yapmak gibi küçük ama zor heveslerim var!

Neden mi?
Herkesin eli tutulmaz,
herkesle film seyredilmez,
herkesle çekirdek çitlenmez,
herkesin sevdiği olunmaz da o yüzden!

İçinden gelmeli...
Hücrelerine kadar hissetmeli, dna"larına kadar bilmeli insan!
Düşünerek emin olunmaz, bir anda ya olunur ya olunmaz.
Bir de şu yakın geçmiş duvarları olmasa, kafa da hiç karışmaz ya, olsun!
Oysa bazen tek bir söze ya da bir bakışa yıkılır bütün duvarlar...

Kek yapmayı da öğrenmek lazım aslında bi ara!

Sabahları uyandığımda “günaydın sevgilim” mesajları görmek istiyorum telefonumda. Gün içinde özlediğim birisi olsun istiyorum. Özlemek istiyorum birini. Çok özlersem dayanamayıp gidip sarılmak istiyorum. Dayanamamak istiyorum!

Çalışırken, düşünmek istiyorum sonra onu! Aklımda olduğu için gülümsemek istiyorum ara ara... Gülümsediğim için daha çok çalışmak...

Birini sevmek istiyorum; hiç kimseyi sevmediğim gibi, biri sevsin istiyorum beni, hiç sevilmediğim gibi...

Biri o kadar çok sevsin ki beni, hatalarımı da sevsin istiyorum!
O kadar çok sevsin ki; hata yapmaktan ödüm kopsun!

Kıskansın istiyorum biri beni! Sorsun istiyorum “neredesin” diye, “Hımm kim aradı bakayım” diye! Ben sormam ama, korkmasın. O sorsun!

“Biliyo musun ne oldu?” ile başlayan heyecanlı cümlelerimin sonuna kadar tahammül etsin istiyorum biri bana. Mutlaka ipe sapa gelmez bir şey olmuştur ama dinlesin sonuna kadar. Ya bi yavru kedi macerası ya da işte ona benzer bir şeyler olmuştur. Ben de her seferinde sanki bahçeyi kazmışımda hazine bulmuşum gibi heyecanla ve öneminin üzerine basa basa anlatırım ya, dinlesin işte. “Ya, evet, çok mühim bir şeyler olmuş” falan desin bi de sonunda...

Şimdi ben istesem İstiklal caddesinde birinin elini tutup gezemem mi?
İstesem benimle birlikte çekirdek çitleyip aynı anda film seyretmeyi de başarabilecek birini bulamam mı bi arasam?
Şimdi ben yalnız olmak istemesem, yalnız olur ve bunları da yazıyor olurmuydum?
Hiç sanmam!

Birinin elini tutmakla, birinin elini, sıkı sıkı tutmak arasında çok fark var!
Ya tutarsın ya da tutmazsın ya da, tutmuş gibi yaparsın işte.
Ben yapmam!
Bunu zaten bilirsin.
Kimin elini tutacağını yani.
Deneyerek bulmazsın.
Sadece bilirsin.
Bilmek!
Açıklaması yok.

Ve ben elini sıkı sıkı tutmayacağımı bildiğim hiç kimseyle İstiklal caddesine gitmeyeceğim!
Heyecanla ve özene bezene olmadıktan sonra kimseye yemek yapmayacağım!
Repliklerin bir anlamı yoksa, kimseyle film seyretmeyeceğim.
Zaten çekirdeği unutsun bile, asla olmaz!

Birinin Sevdiği olmak istiyor canım; biraz korunmak, biraz şımarmak...

Çekirdek mutlaka olsun!

Yasemin Pulat
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : Aşk, sevmek

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

"Tüm kırık dökük yanlarım,hatalarım beyazla taçlandırdığım kederli bir gülümseyişe armağan şimdi.Küçükken öğrenmiştim bir boyacıdan,"baktın ki kapatmıyor alttaki rengi kalınca beyaz sürüverisin,silinir öncekilerin izleri "demişti.Korkuyordum ruhumun rengini tekrar tutturamaktan.Hataların sararttığı yanlarımı bir ton açamamaktan.İşte o an içimin renklerinden geçip ruhumu unutkan bir beyaza teslim etme zamanıydı.Kederli bir gülümseyiş benden beyaza armağandı..."

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss

Kategoriler

Etiket Bulutu

Aşk Sevgi Terkedilmek korkmak sevmekten korkmak aşk sevgi hırs din şiir ilahi aşk sonsuzlu aşk ayrılık tükenme gökkuşağı su toprak insan ateşböceği kaplumbaga sıkıcı hayat yalnızlığa mahkum Kadın Acı Huzun Izdırap saçma kaçış korku kaçmak yalnızlık

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
nfkk
eftal85
nun06