~~GEÇMİŞ hiç yaşanmamış gibi davransanda baştan yazamazsın~~

11/7/2009 - ~~İki KAdın .....İki YüRek~~

Kategori: Bazi GercEkLEr

Bir ara elime telefonu alıp, aklıma bir bıçak gibi saplanan numaraları tuşladım. “Aradığınız aşk’a şu an ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz” 

--------------------------------------------------------------------------------


 “İçimdeki her şeyi ortaya dökmeden dünyadan ayrılmam olanaksız. Tanrım, bana yalnızca katışıksız bir gün bahşet.”

Nerede okumuştum ve kim söylemişti acaba..kaç senedir defterimin arasında ve hala nasıl da doğruluk payını koruyor. Hem acı, hala katışıksız bir gün yaşadığıma inanmadığım için..hem de güzel, yaşayabileceğim ihtimali olduğu için..Ama sonra duruyorum:

“bekleme, doğru zaman gelmeyecektir” diyor Napolea Hill, “bulunduğun yerden başla ve senin emrinde olabilecek her türlü araçla çalış. Gideceğin yol üzerinde daha iyi aletler bulunacaktır..”

Bekleyecek miyim, beklemeyecek miyim..? Kafamı karıştırıyor bu sözler..Herkes kendi doğrularını yazmış..Sonra R.Williams düşüyor aklıma; “ geçmişi bir kitap gibi kullanın, eviniz gibi değil..” diyor. Ne güzel söylüyor aslında, anlayana tabiki..Geçmişi okuyarak geleceğime doğru yol alacağım..Bunu yapabilirim sanırım..Ah be kızım, yapıyorsun ya işte..geçmişi evin gibi kullandığın zamanlarda, o ev yanıp kül olmadı mı..?..Ondan sonrada bir daha hiç evin olmadı..

“ Karşılaştığım her hayal kırıklığının beni üzmesine izin verseydim, şu an yerimde sayıyor olurdum..”

Uff, hangi filmin içinden fırlamıştı bu alıntı belleğime, ismini çıkatamıyorum. Ama bir kadın bir erkeğe söylüyordu bunu, hatırlıyorum sahneyi. Bir tartışma vardı aralarında, kadın başı dik, gözleri keskin bir şekilde bu cevabı vermişti..İzlediğim yerde sarsılmıştım, sanki konuşan bendim..Bu lafı sahiplenip yıllar sonra kendi dudaklarımdan çıkardığımda belki de bu yüzden hiç şaşırmadım..

Peyki ya Mariel Strade ne olacak, “ patikanın sizi götürdüğü yere gitmeyin. Patika olmayan bir yerde yürüyün ve iz bırakın..” demiş...Kalacak mıyım, gidecek miyim, bekleyecek miyim, yüreğimi mi dinleyeceğim..? Elbette geçtiğim her yolda iz bırakıyorum ama ya hayat..?

“ Sen, ben ölüm dediğimde ne kadar ürküyorsan, ben de hayat dediğinde öylesine korkuyorum ondan.”

Mehmet Bayar’ın güzel bir sözü..Evet diye haykırıyorum içimden..ben de ölümden değil, hayattan korkuyorum..bıraktığım izlerin silinme ihtimalinden, hayal kırıklıklarımın beni üzme olasılığından, katışıksız bir gün yaşayamadan çekip gitme düşüncesinden..hayat daha korku dolu değil mi..?

-Efendim..? Ah tabiki, seni dinliyorum Funda, sadece düşünüyordum ama bak Adnan Satıcı bir şiirinde şöyle diyor;

“bir şair, tavşan dışında şeyler de çıkartır şapkasından../..ölü ya da diri
ayrılık bunlardan sadece biri..”

-..düşünsene sözün güzelliğini, biz de bu akşam bir sürü özlem çıkartıyoruz şapkamızdan. Belki ben henüz bir şair değilim ama bir şapkam var, hem de içi çok kalabalık bir şapkam..

-peyki ya şarkılar pelin..?..şarkılar da bir sürü özlemi getirip önümüze sunmuyor mu..?

...düşünüyorum..doğru söylüyor. “erkekler ağlamaz” diyor Nilüfer, ama ağlıyorlar.../ “ acılar paylaşılmıyor” diyor Düş Sokağı ama paylaşılıyor../ “Biliyorsun” diyor Sezen ama bilmiyorum..Hiçbir şey bilmiyorum..Şarkılar neden hep bizleri kandırıyordu..?

-Nereye gidiyorsun..?
-.........

Bütün müşteriler kalkmıştı, bar boşalmıştı birden, nereye gittiğimi bende bilmiyordum ama ayaklarım beni barın en güzel yerinde duran piyanoya doğru sürüklüyordu. Piyanonun kapağını açtım, biramı üstüne koydum ve “biliyorsun”u çalmaya başladım..Sezen’den “biliyorsun”u..Çorbada benim de tuzum olsun der gibi, yanaklarımdan süzülüyordu göz yaşlarım..Ah benim asil olan göz yaşlarım..!

Piyanoyu kapattım, biramdan bir yudum aldım ve masama döndüm..Belli ki Funda’nın göz yaşları da çorbada tuz olma olayına girmişti. Birden Platon geldi aklıma:

“gençliğinde müzik öğrenen, felsefeyi daha iyi anlar” demiş..

İzlediğimiz diziler hayatımıza da müdahele ediyor olmalı ki, “babaaa, büyüksün..” dedim içimden...Yani ilerde, yani gün geçtikçe felsefede daha iyi olacağım, öyle mi.?

-pardon canım, tabiki seni dinliyorum, ne diyordun..?..Hakan abi bir bira daha alabilir miyim..?

-..diyorum ki, biz böyleyiz, değişemeyiz Pelin..Sorgulamak gereksiz..biz susmayı beceremeyiz, sevdiğimiz insana kırılamayız bile, affetmek için hemen bir sebep buluruz..Şimdi sana bir telefon gelse, sana ihtiyacım var dese, onca kırgınlığına rağmen, ailene yalan söylemek pahasına, iş yerine yalan söylemek pahasına, atlayıp otobüse yanına gitmez misin..?..gidersin..ben de giderim..çünkü biz sevgiyi böyle yaşıyoruz..

Neden gerçekler bazen bir tokat gibi çarpar yüzümüze..? Kendimize ait gerçekleri kabul etmek../..anlamak neden zaman alıyor..? Oysa ki ne demiş Spinoz; “ anlamak, beğenmenin başlangıcıdır”..Kendimi yeni yeni mi beğenmeye başlıyorum acaba..? Giderek kafam karışmaya başladı..Karşımdaki insanı anlıyorum, yani beğeniyorum da, peyki ben anlaşılıyor muyum..?..Bu arada beğenilip beğenilmediğimi de öğreneceğim ya..Yoksa işimiz özlü sözlere mi kaldı..?..Yok artık..Ama Funda doğru söylüyor...değişemem..değişemeyiz..

Bir yandan Funda’nın söylediklerini düşünüyorum, bir yandan da konuşmanın konusundan olsa gerek, aklıma arkadaşım Kadir geliyor. Onunla yaptığımız böylesi bir sohbetin içinde, söyledikleri bir tokat gibi patlamıştı yüreğimde.

-Sen ayak tırnaklarından saç köklerine kadar duygusal bir insansın. Ama yapma, bir verene sen on verme..ne alıyorsan onu ver, fazlasını değil. Biz erkekler çok fazla alınca uzaklaşıyoruz, biraz fonda kal, sahnenin ortasında değil.

Belki de bir erkeğin bu şekilde konuşması şaşırtmıştı beni ama hemen cevapımı da vermiştim.

-Ben gökten yıldızları istemiyorum ki, beni hediyelere boğmasını da..sadece küçük bir haber, bir telefon bekliyorum. Sence bu çok şey mi Kadir? Ben çok şey mi istiyorum..?

-Hayır, hiç de çok değil. Sen aslında bir erkeğin beraber olmak isteyebileceği bir kadınsın. Ama bizler, bu kadar yürekten verenleri daha çok üzüyoruz galiba.

Üst üste gelen itiraflar, o gece konuşulan onca konu, şu an içnde bulunduğum girdap..Bir erkek bile kabul edebiliyor bunları ama neden olduğunu açıklayamıyor. Sadece, fazla verme, diyor..çok fazla özveride bulunma..Bir yandan Funda, değişemeyeceğimizi söylüyor, bir yandan da Kadir üzülmemek için değişmelisin, diyor..Kadınca duygular ve bir dostun açık sözlü konuşması. Herkesin doğruları ve gerçekleri çakışıyor. Peyki, olması gereken ne..? Üzerime uymayan, bedeni dar bir elbiseyi giyemem ki..Yani değişemem..Evet demek istediğim yerde hayır diyemem, konuşmak istiyorsam susamam, görmek istiyorsam kaçamam, sevgimi erteleyemem..Maalesef oyunu kuralına göre oynayamam. Dönüp dönüp Funda’nın sözlerine takılıyorum, “biz böyleyiz, değişemeyiz”..

- Ne düşünüyorsun..?
- Değişemeyeceğimizi
- Kendini zorlama..Bir gün elbet doğru mevsimde çiçek açacağız. Elbette herkes gülleri sevmiyor, papatyalarıda saven vardır.
-Yapraklarını kopardıkları halde mi..?
-Evet, kopardıkları halde papatyalarıda seven insanlar da vardır.
-Hayır yaaa!!!!

Bu bol ünlemli son cevap, ikimizinde aynı anda ağzından çıkıvermişti ve konuşmanın gidişhatından değil, radyoda birdenbire çalmaya başlayan şarkı yüzünden. Şarkılar bazen olmadık yerlerimizden vurur bizleri, damarımıza basar ya da alıp götürür hiç olmadık yerlere. Şarkılar, ahh şarkılar!..Kim söylemişti, şu dakika hatırlamıyorum; ah bu şarkıların gözü kör olsun..!

-Basalım mı..?
-Nereyi..?
-Bu şarkıları çalan radyoyu. Gidelim ve biz geldik diyelim
-Nasıl yani..?
-Nasıl yanisi var mı..?..Kimin hakkı var damarımıza basmaya..? Hem anılarımızın arasında bir de radyo basmak olsun..

Düşünmedik değil, ciddi ciddi düşündük. Hemde elimizde biralarla..Ama yapmadık..sadece sustuk..Uzun bir süre şarkılara sustuk..Bir ara elime telefonu alıp, aklıma bir bıçak gibi saplanan numaraları tuşladım.

“Aradığınız aşk’a şu an ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz”

Nefret ediyordum bu kadından..Nasıl oluyor da sürekli sevdiğim insanla benim arama girip, konuşup konuşamayacağıma karar veriyordu. Üstüne üstlük, lütfen sonra deneyin, diyor. Ona ne..?..Kim bu kadın..? Bu durum onu ne ilgilendiriyor..?..!!!

-Pelincim, artık kapatıyoruz.

-Tamam Hakan abi, sen hesabı getir. Bir de, biralarımız henüz bitmedi, şişeleri de alabilir miyiz..?

-Ne demek, tabiki...

Funda’yla beraber elimizde bira şişeleri sahile indik. Dibimizde deniz, karşımızda İzmir..Şarkılar söyledik, ağladık, konuştuk. İtiraf.com sitesinin sahibi yanımızda olsaydı, hangi birini not edeceğini şaşırırdı..Bir sürü itirafın ortasında yüreğimizle kaldık..

-Çok kızgınım ona Pelin.

-Şair Kahraman Tazeoğlu bir şiirinde şöyle demiş, “ ağlamayacak kadar vazgeçeceğim senden../..öfkeme bile değmezmişsin diyeceğim..”..Gün gelecek, seni onca kıran insana ait bu kızgınlığınıda, sen kendine yakıştıramayacaksın belki..değmezmiş diyeceksin..

-Ne zaman diyeceğim bunu..?

-Belki çok uzun bir zaman sonra, belki de yarın..

Gecelerden bir geceydi..iki kadın yüreklerini döktü bütün çıplaklığıyla..İkisi de kasmadı kendini. Güçlü görünmekten sıkılmışlardı, yumruklarını sıkmaktan..Utanmadan, doya doya ağladılar ve konuştular..Dün akşam iki kadın, her şeye rağmen değişemeyeceklerine inandılar, İzmir körfezinden gökyüzüne sevdalarını uçurdular..Dün akşam iki kadın, ne olursa olsun, sevdaya kırılamadığını, kırılamayacağını itiraf etti. Dün akşam iki kadın, yüreklerini sessizce maviye bulayıp, gökyüzüne gönderdiler..

Acaba görmesi gerekenler, o yürekleri gökyüzünde gördü mü..?..İkisi de hala bilmiyor..

Pelin Onay


Les Jours Tristes (Instrumenta - Yann Tierson
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : Kadın, Acı, Huzun, Izdırap

20/8/2008 - ~~İnAn BatMış GemilER Gibi OnaRılmAZ Anılar~~

Kategori: Bazi GercEkLEr




Biri beyaz biri kara iki kedi..
birbirlerinin omzuna kollarını dolamışçasına birbirlerine şefkatle sarılarak,
birbirlerine dayanarak yola çıkmışlar.
Gölgeler akşamüstünü söylüyor.
Yorgun bir günün sonunda eve dönüyorlarmış gibi.
Yüzlerini görmüyoruz ama eminim mırıl mırıl konuşuyorlardır. Belli sınanmış, denenmiş bir dostluk bu,
uzun yolları da göze alabilen bir dostluk

Ya biz, binde bir karşımıza çıkan dostluk, arkadaşlık, sevgililik fırsatlarını ne yapıyoruz?
Akşam üstünün bir saatinde yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz,
omzumuza dolanan bir kolun, başımızı yaslayabileceğimiz bir omzun,
belimizi kavrayan bir elin, uzun yollara dayanıklı ayakların sahibi karşımıza çıktığında tanıyabiliyor muyuz onu,
değerini biliyor, biricikliğini, benzersizliğini anlayabiliyor muyuz? ...

Yoksa hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp
kendimizi hep ilerde bir gün karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına,
bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu? karşımıza çerken çıkmış insanları yolumuzun dışına sürüklerken
bir gün geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz?
Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir,
her zaman aynı fırsatları sunmaz, toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların
savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün...

Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz,
ya da olanlar olması gerekenler değildir.
Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz,
gün gelir kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir...

Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir
kendi hayatımızdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri yakalamak.
Bazılarının gelecekte sandıkları 'bir gün' geçmişte kalmıştır oysa;
hani şu karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığınız,
omzunun üzerinden şöyle bir baktığınız sonra da boşverip
'Nasıl olsa ilerde bir gün tekrar karşıma çıkar.' dediğinizdir.
Oysa tam da o gün bu zalim şehri terk etmiştir O,
boş yere bu sokaklarda aranırsınız...

MURATHAN MUNGAN


glitter
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : anı, gerçek,

5/7/2008 - ~~Gerçek Hayatta Hepimiz Dört Eşi Olan Bir Sultanız~~

Kategori: Bazi GercEkLEr


Bir zamanlar büyük ve güçlü bir sultan varmış. Muktedir sultanın dört eşi varmış. Sultan en çok dördüncü eşini sever, ona özen gösterir, bir dediğini iki etmezmiş. Bu en çok sevdiği eşi günün her saatinde yanında, gözünün önündeymiş. Sultan ondan ayrılmayı aklının ucundan geçirmezmiş.
*
Yüreği ve merhameti geniş olan sultan, üçüncü eşini de severmiş. Ancak nedense bu eşinin günün birinde kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş. Öyle de olsa, ona sahip olduğu için gurur duyar, başkalarına tanıtmaktan özel bir zevk alırmış.
*
Her sözü ferman olan sultanın ikinci eşine olan sevgisi ve ilgisi de az değilmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, ne zaman bir derdi olsa daima yanında olur, ona destek verirmiş.
*
Birinci ve ikinci eşinin kendilerine özgü özellikleri var; ama sultan en çok kendini üçüncü eşinin yanında huzurlu ve güvende hissedermiş.
*
Sarayın kraliçesi, hanım sultan olan kudretli hükümdarın birinci eşiymiş. Onu en çok seven, karşılık beklemeden sadakat gösteren, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen sultan, birinci eşiyle pek ilgilenmezmiş. Farkında olup olmadığı bile kuşkuluymuş. Oysa o da hep yanında dolaşır, gölgesi gibi bir an olsun sultanı yalnız bırakmazmış.
*
Her ölümlü (fani) gibi sultanın da bir gün vadesi dolmuş, artık dünyada yiyeceği lokma, alıp vereceği nefes kalmamış. Ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Kesin olarak öleceğini anlamış. Öldükten sonra yapayalnız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.
*
En çok sevdiği dördüncü eşine, ölüm yolculuğunda kendine eşlik edip etmeyeceğini sormuş. Aldığı cevap kalbine bıçak gibi saplanmış.
*
Herkesten çok sevdiği, üzerinde titrediği eşi kısa ve net olarak, “Hükümdarım, mümkün değil.” diye cevap vermiş.
*
Üzülmüş, sarsılmış ama yine de ümidini yitirmeden üçüncü eşine sormuş: “Hayatım boyunca seni sevdim, sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?” Üçüncü eşi de, hiç tereddüt etmeden, “Hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim.” diye cevaplamış.
Sultan adeta yıkılmış, ölüm acısı gibi bir acının ta kalbine saplandığını hissetmiş.
*
Çarnaçar ikinci eşine dönmüş ve, “Her zaman yanımda oldun, beni hiç yalnız bırakmadın, ne zaman yardım istesem elini uzattın, kendimi senin yanında hep güvende hissettim, ölüyorum. Tek başıma bu yolculuğa çıkmak istemiyorum, bana eşlik eder misin?” İkinci eşinden de şu cevabı almış: “İsterdim; ama bu konuda sana yardımcı olamam. Senin için yapabileceğim tek şey, sana mezara kadar eşlik etmektir. Senin için yas tutacağımdan da emin olabilirsin; ama elimden başka şey gelmez!”
*
İlk üç eşine karşı hayatı boyunca cömert davranan, sevgisini, ilgisini hiç eksik etmeyen sultanın durumunu, uğradığı derin hayal kırıklığını tahmin edebiliriz.
*
Aklına birinci eşi gelmiş; ama ona sormamış. Hem üç eşinden aldığı olumsuz cevaplardan hem de zaten ömrü boyunca ona gerektiği, hak ettiği ilgiyi göstermediğinden ona sormaya cesaret edememiş.
*
Ama birinci eşi her şeyin farkında, ilk üç eşten aldığı cevapları duymuş. Yatağının ucuna ilişmiş, büyük bir sevgi ve metanetle, “Sultanım, ben yanındayım, nereye gidersen git seninle olurum, seni takip ederim.” demiş.
*
Sultan, çok şaşırmış, üzülmüş, içini derin bir pişmanlık duygusu kaplamış. Yakınarak ve utanarak: “Keşke bir şansım daha olsaydı, sana hakkını verirdim.” demiş.
********
Gerçek hayatta hepimiz dört eşi olan bir sultanız:
....Dördüncü eşimiz bedenimizdir; güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir.
....Üçüncü eşimiz sahip olduğumuz servetimiz ve statümüzdür. Ölür ölmez başkalarının eline geçer.
....İkinci eş ailemiz ve dostlarımızdır. Tüm sorunlarımızı onlarla paylaşırız, ölünce bizim için gözyaşı dökerler; ama bizimle ahirete gelmezler.
....Birinci eşimiz ise ruhumuzdur. Kıssadaki sultan gibi gafillerden isek onu ömrümüz boyunca ihmal ederiz.
*********
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

8/6/2008 - ~~O Kadar HızLı Gittik Ki RuhumUz GeriDE Kaldı~~

Kategori: Bazi GercEkLEr

 

 

Meksika'da Inka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar. Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola sonunda tepenin üstündeki görkemli Inka tapınaklarına geliyorlar.

 

Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor, "hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? "Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki;

"Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik..."

Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı, niye mutlu olmayı beceremediğimizi, niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve "niye" ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor Inkalar'in yaşlı torunu ....

 Çünkü bu aptal hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz.

Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla, biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz...Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor.

Sanıyoruz ki çok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız. Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi?

 Çevremiz de kaç kişinin aşk hayati iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hiç kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur.

Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki? Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden içimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz, işte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp,çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz...

 

Milan Kundera "yavaşlık" adlı kitabında; "yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur" diyor. Telefon hızlılık mesela, konuşulanları, söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır.

Ben kendi adıma her zaman yavaşlıktan yanayım. Mesela uçaklardan hiç hoşlanmam, yeni bir şehre, yeni bir iklime hazırlanmaya, hatta hayal kurmaya bile vakit bırakmıyor bana "Küt" diye başka bir hayatın içine giriveriyorum. Ve en kötüsü de dönüşler, daha ayrılığın hüznünü bile yaşamadan İstanbul’da olmak sahiden de çok tatsız.

 

Tabii ki ruhumun beni terk edip oralarda kalması da çok normal. Oysa trenler karanlık geceyi yırtan keskin düdüğü, uykuda olanlara yolculuk düşleri gösteren kara trenler...

Dağları bölen, nehirlerle yarışan, köprülerden geçen, ağaçları selamlayan, çocuklara el sallayan, güne bakanlara göz süzen, geçmişin hüznünü, geleceğin umudunu yaşatan,yolcularına yepyeni dostluklar hazırlayan kara trenler var bir de. Uçak değil, tren olmak istiyorum. böylece ruhum benden hiç ayrılmaz.Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık.

 

Aceleye ne gerek var? Hayat yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş... Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, başarı da.....

"" Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda... ""

Can DÜNDAR

 

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : hızlı, can dündar, yaşamak

24/5/2008 - ~~İnsAn ve YaşAM~~

Kategori: Bazi GercEkLEr

 

Önce bebektir; masum, sonra çocuk; dünyayla oyun oynayan, sonra genç; mutsuz, umutsuz, huzursuz, ışığı arayan, zorlukları fark ettiğinde ölmek isteyen -savaşmadan-, sonra yetişkin; sıradan yılların hızla aynı şekilde geçtiğini fark eden ve en son yaşlılık; hüzün,yalnızlık ve korkuyla beklenen son.

İnsan bazen anlam veremediği bir sese doğru koşar. Yakından geliyormuş gibidir ama aslında uzaktan, derinlerden gelir. Sesin bulunduğu yerde kendisini beklediğini bilir ama bir türlü ulaşamaz ona.

İnsan hep uzak diyarlara, görülmemiş yerlere ve yaşanmamış anlara ulaşmak ister. Bunlara kavuşunca ise her şey çok normalmiş gibi gelir. Sonra da başka hayaller ve düşler peşinde koşar ve bu böyle sürüp gider

İnsan birçok şeyi bildiğini zannederek sevinir ama bu uzun sürmez çünkü aynı zamanda ne kadar az şey bildiğini de fark eder.

İnsan bir şeylere merak duyar, bir hedef belirler kendine ve çabalar çünkü böyle yapmazsa 'hiç' olacağını düşünür. Kendisi hakkında böyle düşünülmesi de korkutur onu. ' Hiç olmamalıyım, buna asla izin vermemeliyim' der ama durup bir kez bile hiçlik üzerine düşünmez.

Bazen dünyayı değiştirebilecek güce sahip gibi hisseder insan kendini ama bunun üzerinde fazla durmaz çünkü inanmaz kendine. Herkes gibi yaşamaya devam etmeyi tercih eder ve 'bana mı kalmış dünyayı değiştirmek' der.

Kendisiyle sürekli hesaplaşan, bir türlü emin olamayan, bir başkasının eline bakmaktan dolayı ezik ve hassas olan ama yine inandığı yoldan vazgeçmeyen insanlar vardır. Maddi dünyanın getirilerinin en azıyla yetinerek yol alırlar. Saygı görmek, takdir edilmek gibi kaygılar taşımazlar. Kendi güçlerinin farkında olmadan ilerlerler. Sıradanın ötesinde olan bu ruhlar dünyanın gelişimine katkıda bulunurlar kendilerini feda ederek.
İnsan kelebek kadar özgür, karınca kadar çabuk, arı gibi çalışkan olabilirse, her şeyden bir parça alıp bütünlüğe ulaşırken kendinden de bir şeyler katıp sahip çıkarsa bunlara, vazgeçmezse, korkmadan hiçbir şeyden en kötü durumlarda bile geriye kendisinin kalacağını bilir.

İnsan sessizse, konuşkan değilse yazacak çok şeyi vardır çünkü düşünür ve biriktirdiği fikirler konuşmasını engeller. Çok konuşan ise düşünmez, biriktirdiği bir şeyler olmadığı konuşmaktan karşısındakileri dinleyemediği için de yazamaz.

Denize baktığında sonsuzluğun içine dolduğunu duyumsarsın ve düşlere dalarsın. Üç çatallı zıpkını ve atıyla düşsel zamanı aşıp gelen denizlerin kralını görürsün uzaklardan gelmiş gibi ama sadece düşüncende beliren bir görüntüdür o.

Aşk öyle bir yanılgıdır ki birlikte ölmeye bile götürebilir yaşayanları. El ele ölüme giden sevgililer nereden bilebilirler gittikleri yerde de beraber olacaklarını?

Görülen zaten belirgindir ama bazen o bile insanı yanıltır çünkü olduğu gibi görülmemiş ya da açığa vurulmamıştır.

Bir şey başlarsa biter, başlamazsa hep durduğu yerde asılı kalır, boşlukta. Bulunduğu durumdan memnundur, dışarıdan gelenlere karşı kendini korumaya alır ve iter onları 'Neysem öyle kalayım' der.

Başkalarıyla konuştuğunda söylediklerine şaşarsın. ' O sözcükler benim mi, yoksa içimde benden başka bir ben mi var' dersin.Çatışırsın diğer beninle, hareketlerini, söylemek istediklerini engelleyip seni hapsettiğini düşünürsün. Öyle konuşmak, öyle davranmak istemediğin halde seni o duruma düşürendir o. Onunla bir uzlaşma yolu bulamazsan her fırsatta ayağına dolanır.

Her akşam caddeler boşalır, hareketlilik yok olur meydanlarda. İnsanlar hızlı adımlarla ilerleyip sokakları terk ederler. Kenti kendi haline, yalnızlığına ve bir de köpeklere teslim ederler. Bu hiç değişmeden her gece tekrarlanır.

Canlı, rengarenk kanatlara sahip kelebekler çiçekten çiçeğe uçup üzerlerine konduklarında ne de güzel görünürler. Üstelik bunun farkındadırlar, hallerinden memnundurlar ve yükseklere uçma isteği duymazlar. Hiçbir şeyi yaklaştırmazlar yanlarına. Çiçekler onları görünce gülümserler.

Eski bir yapıya baktığında o dönemi canlandırmaya çalışır kişi kafasında; yapılışı, dönemin insanları. Ne gariptir ki kıyafetler, yapılar ve yaşanan çağ değişir, varsa zaman ilerler ama değişmez insanın hırsı, nefreti, entrikaları, kıskançlığı aynı kalır.

Karanlıktan korkanlar güneşin doğuşunu beklerler sabırsızlıkla. Dolanır durur, uyuyamazlar. Akıllarından gündüz geçmeyen binlerce düşünce geçer. Hepsinden kurtulup zihinlerini boşaltmak isterler ama gece buna izin vermez sabaha dek.

Bir girişimin sonucu umutla beklenir. olumsuzluk halinde gerçek tokat gibi yüzüne vurur. O an hissedilen yoğundur ve ya pes etmeye ya da daha da hırslanmaya götürür kişiyi. Pes eden vazgeçer her şeyden, hayata küser ve denemez bir daha. hırslanan ise her kaybedişten sonra güçlenir ve bir dahakini mutlaka başaracağını yineler.

Gündüzün gürültüsü, kargaşası, kalabalığı, duyulan boş sözleri, saçmalıkları, anlamsızlıkları, boşuna eylemleri bunaltırken gecenin sessizliği, yalnızlığı, dinginliği, karanlığı, derinliği kendine getirir.

Çok fazla sorgulamak ve düşünmek ruhu yorar, yıpratır ve huzurlu olmasını engeller. Ama düşünmeden ve sorular sormadan da ruh dinginliğe ulaşamaz.

Mutluluk için gerekenlere sahip olan çoğu zaman bunun farkında olmaz ve hep başka şeylerin peşinde koşar.

Bir dutun tadına ancak ağacına tırmanmaya çalışırken kayıp düştükten ve yeniden denedikten sonra, üzerindeki arıları kovalayıp dallarına oturup yapraklarının üzerinde gezinen karıncaları ve kulağakaçanları gözledikten sonra dutu koparıp ağzına attığında varabilirsin.

Ağlamak kolaydır eğer hüzün ve umutsuzluk birbirini izliyorsa. Gözyaşları kaçınılmazdır ve sonrasında rahatlamayı ve yalnızlığı getirir.

Umut etmek tükenmediği sürece olmaz diye bir şey yoktur. Hayal edilemeyecek, düşünülemeyecek sürprizlerle karşılaşabilir insan. Güzel olan da budur, bilememek yarını ama umut etmek.

Sözcükler düşünceleri, yaşanılanları ve duyguları aktarma da yetersiz kalabilir. O zaman bir bakış, bir davranış sözcüklerin önüne geçebilir.

Çocuklar el ele ip atlayan, hep gülen, seven ve sevilen, neşeyle oynayan, aç kalmayan, yarınlara ümitle bakan çocuklar, kendilerine verilen görevi değil kendi istediklerini yapabilen ve kukla olmaktan kurtulabilen çocuklar olsalardı eğer dünya daha farklı olurdu.

Bazıları yetişkinken neşeli ve mutlu geçen çocukluk günlerini özler. Bazı çocuklar ise bitmeyecekmiş gibi gelen yaşlarından kurtulup yetişkin olmayı ve özgür olabilmeyi hayal eder.

Karanlıkta parıldayan yıldızlar kimisine çok uzak görünürken kimine yanındaki kişiden daha yakın görünür. Uzakta olduğunu bilse de kendisini yanındaki gibi üzmeyeceğinden ve her baktığında orada olacağından kuşku duymaz. Oysa hiçbir şey aynı yerde sürekli kalmaz.

Bazıları fırsat yaratır ya da kendisine sunulanları değerlendirir ve rotasını belirler. Bazıları ise dalmış olduğu alemde aradığının ne olduğunu bulmaya çalışırken ömrü biter.

Zaman tüm zorlukların, acıların, yaşanmışlıkların üzerini örter ve bir daha da açmaz.

Yaşamak kolay değildir. Solunan havanın, gözü doyuran doğanın, bedava olan asılı yıldızlarla gecenin, hırçın ve sakin halleriyle denizin, ay ışığının karşılığını verirken zorluklar ve güçlüklerle karşılaşılır. Boş vermeye çalışıldığında bile yürekte derin yaralar açar bakılan her şeyde neşeyle birlikte fark edilen hüzün ve acı. Yaşamak zor , peki ölüm? O kolay mı? Dünyayı dünyayla bırakıp gitmek bilinmeyen bir yere - belki olmayan- ve zamana. Çekip gitmek korkaklık mı? Peki yaradılışına uymayan durumlara maruz kalarak ve hep ikilikler arasında gidip gelerek kendini mahvetmek midir mücadele? İnsanın içine bu huzursuzluğu verip düşündüren nedir?

Aşk aslında sevmek değil sevilmek isteğidir. Kişi başka birinin kendisini benimsemesini ve onaylamasını istediği zaman aşk ihtiyacı içine girer. kendini iyi hissetmesi veya hissetmemesini aşık olup olmamasına bağlar. Aşk güzeldir elbette ama bu durumdan çıkarılıp sadece aşk olduğunda. Fazla yükü kaldıramaz o, silkelenir ve üzerinden atar.
Çevreden kulağa ulaşan sesler karmakarışıktır, iyisi de vardır kötüsü de. Dayanılamayacak bir gürültünün bile bir amacı vardır. Kötüleri bilmeden ve duymadan iyilere ulaşılamaz.

Dünyada her şey parçalanmış, bölünmüştür, kendisi de küçücükken. Oysa her şey çok sade ve tektir; bir bütündür evren ve evrenlerle.

Nalan Yılmaz

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : yaşam, insan, içdünyası

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

"Tüm kırık dökük yanlarım,hatalarım beyazla taçlandırdığım kederli bir gülümseyişe armağan şimdi.Küçükken öğrenmiştim bir boyacıdan,"baktın ki kapatmıyor alttaki rengi kalınca beyaz sürüverisin,silinir öncekilerin izleri "demişti.Korkuyordum ruhumun rengini tekrar tutturamaktan.Hataların sararttığı yanlarımı bir ton açamamaktan.İşte o an içimin renklerinden geçip ruhumu unutkan bir beyaza teslim etme zamanıydı.Kederli bir gülümseyiş benden beyaza armağandı..."

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss

Kategoriler

Etiket Bulutu

Aşk Sevgi Terkedilmek korkmak sevmekten korkmak aşk sevgi hırs din şiir ilahi aşk sonsuzlu aşk ayrılık tükenme gökkuşağı su toprak insan ateşböceği kaplumbaga sıkıcı hayat yalnızlığa mahkum Kadın Acı Huzun Izdırap saçma kaçış korku kaçmak yalnızlık

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
nfkk
eftal85
nun06